Yunt Dağı’nın Antik Hazinesi: “Aigai”

Yunt Dağı’nın Antik Hazinesi: “Aigai”

Antik dönemde İzmir, o günkü adıyla Symrna’nın kalbi, iki önemli kentin tam ortasında atardı. Bu kentler, güneyde Ephesos, kuzeyde ise Pergamon’du. Yine aynı Smyrna, adına Ionia ve Aiolia denilen iki bölgenin de sınır kentiydi. Bu yüzden eski İzmir’in ismi kimi zaman Ion, kimi zaman da Aiol kentleri ile birlikte anılmıştır. Tarih ilminin babası Herodotos, Smyrna’yı Aiol kentleri içinde sayar. Ve Ion birliğini oluşturan on iki kent gibi Smyrna’nın da diğer Aiol kentleri ile beraber on iki kentli bir birlik oluşturduğundan bahseder. Antik yazar, günümüzde yerleri ile ilgili bazı belirsizlikler olan kentlerin isimlerini şöyle sıralar:

 

“ Kyme, Larissa, Neontheikhos, Temnos, Killa, Notion, Aigiroessa, Pitane, Myrina, Gryneion ve de Aigai.”

Bu kentler, kuzey’de Bakırçay’dan (Kaikos) başlayıp güneyde Gediz (Hermos) ile sonlanan iki nehir arasındaki zeytinler diyarı Aiolis bölgesinin kıyıları ve dağlarına yayılmıştır. Ne var ki, Aiolis kentlerinin tarih içindeki ünleri ve onlardan geriye kalan eserler, Ionia kentleri kadar parlak ve görkemli değildir. Kiminin kalıntıları, daha ortaçağda Çandarlı ve Yeni Foça kalelerinin yapımında yağmalanmış, kiminin kalıntılarının yerleri ise hala bilinmemektedir. Bunlardan biri vardır ki, kıyıda olmadığı için denizden, bugünün kentlerine uzak olduğu için de karadan gelebilecek her türlü yağma ve yıkımdan kurtulmuştur.

Bu kent, İzmir’in kuzeyindeki Dumanlı Dağ ile omuz omuza yükselen Yunt Dağları’nın gizli hazinesi Aigai’den başkası değildir. Adı “keçiler yurdu” manasına gelen Aigai, Köseler Köyü’nün 2 km güneyindeki Gün Dağı’nda yer alır. Etrafı 1500 metreyi bulan surlarla çevrili ve denizden 365 metre yükseklikteki Aigai, tüm Aiolis bölgesinin en sağlam kalmış kentidir.

 

Milattan önce XI. yüzyıldan beri yörede Aiol halkının kentler kurduğu düşünülse de Aigai’de ele geçen en eski buluntular milattan önce VIII. hatta VII. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilir. Aigai’de bugün gördüğümüz Bouleterion, Agora ve Balık Pazarı (Macellum) gibi göz boyayan yapılar, Bergama Krallığı’nın yörede hüküm sürdüğü milattan önce III. ve II. yüzyılın eserleridir.

Aigai kentine Şakran yönünden gidecek bir gezgin, Yunt Dağları’na doğru yol alırken ilk olarak Bozgöl ile tanışır. Yaz aylarında suları çekilip küçülen Bozgöl, dağın yukarılarında yaşanan susuzluğa inat, mavi yeşil rengi ile gelenleri selamlar. Bozgöl’ü geride bırakıp yükseldikçe, yolun sağında ve solunda devasa volkanik kayalar dikkatinizi çeker. Hatta bu kayalar bir süre sonra karşınıza kapı gibi dizilir. Bu yüzden buradaki köyün adı Kapıkaya’dır. Kapıkaya Köyü bir bakıma Yunt Dağları’nın giriş eşiğidir. Buradan bakıldığında, bir benzeri de Aigai’de “Apollon Khresterios” diye anılan, kehanetleri ile ünlü Apollon Tapınağı’nın yer aldığı Temaşalık Burnu (Gryneion Kenti) ile Çaltıdere Sahili gözükür.

Yunt Dağı’nın bir yamacından Güzelhisar Barajı, diğer yamacından Şakran ve Aliağa sahilleri keyifle izlense de Yunt Dağları bir susuzluk öyküsüdür. Ve acıdır bu öykü. Suyun toprak kadar kutsal olduğu Yunt Dağları’nda kurak bir yoksulluk her adımda karşınıza çıkar. Ama el açmayan, dilenmeyen gururlu ve çalışkan bir yoksulluktur bu. Bunu en iyi Kapıkaya Köyü’nde anlar gezginler. Köyün girişindeki insan eli ile açılmış gölette hayvanlar, çıkışındaki yüzlerce kuyuda ise insanlar içsin diye su tutulur. Bu yanı ile Yunt Dağı köylüsü, tıpkı binlerce yıl önceki Aigaili hemşehrileri gibi tek bir damla suyun bile yitip gitmesine izin vermezler.

 

Yunt Dağları sessiz bir çığlıktır. Bazen orta yerinden akan Kocaçay’da ses olur bu çığlık, bazen de Örselli ve Yenice köylerinde dokunan kızıl renkli kilimlerde. Bu dağda inekler, sahipleri gibi zayıf ve cılızdır. Çok süt veremezler ama bu sütten yapılan yoğurdun kaymağına, peynirin yağına ve de ayranın köpüğüne bir başka yerde denk gelinmez.

Ege’de hiçbir coğrafya yoktur ki, Yunt Dağı’nın yoksulluğunu yaşasın. Bu yüzden Yunt Dağı’nın yüzyıllık yoksulluğu dillere mani bile olmuştur. Günümüzde dağın eteklerindeki Çaltıdere’de şu mani söylenir:

Çaltıdere, Çaltıdere…
Ekmek istersen, Allah vere
Su istersen, işte dere
Yatmak istersen geldiğin yere!

Kapıkaya Köyü’nden Aigai’nin yer aldığı Yuntdağı Köseler Köyü’ne giderken yolumuz Karahmetli Köyü’nden geçer. Köye giden yol, aralarında abdestbozan otları, sığır kuyrukları ve pırnal meşelerinin yetiştiği volkanik kayalar ile bezelidir. Bu bazalt taşlar, Yunt Dağı evlerinin ve ağıl duvarlarının vazgeçilmez malzemesidir. Zira yoksulluk bundan ötesine de pek izin vermez. Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ersin Doğer’in 2004 yılından beri Aigai kentinde yıllarca başarı ile yürüttüğü kazılar sonrası görülen o ki, Aigai’de kullanılan yapı malzemesi de, yine yörede bulunan andezit ve bazalt taşlardır. Milattan sonra I7 yılında yaşanan depremin ardından, Roma imparatoru Tiberius’un yaptığı mali yardımlar ile inşa edilen Roma dönemi yapılarında bile mermer çokça kullanılmamıştır. Hatta kente surlar arasından girişi sağlayan Tiberius Kapısı (Yenikapı) bile mermer fakiridir. Oysa komşu kentler Pergamon ile Aiolis’in en zengin kenti Kyme, mermer malzeme kullanımı açısından oldukça cömerttir.

 

Aigai’ye doğru yol alan gezginler, Karaahmetli Köyü’ne geldiklerinde gözle görülmeyen ama kayıtlarda var olan bir sınırı geçerler. Bu sınır iki kenti, yani İzmir ile Manisa’yı birbirinden ayırır. Belki de İzmir’e kuş uçuşuyla daha yakın olan Aigai kenti, bu görünmeyen sınır yüzünden Manisa ilinin sınırları içinde kalır. Günümüzde Aigai, Manisa ili Yunusemre Belediyesi Yunt Dağı Köseler Köyü’nde ziyaretçilerini bekler. Manisa Müze Müdürlüğü’nün denetiminde olan Aigai’nin girişi ücretsiz olsa da, bir güvenlik görevlisi tarafından korunur. Burada günümüzde hizmet veren güvenlik görevlisi, yıllarca buraya bekçilik etmiş Ahmet Altınay’ın oğludur. Bir bakıma meslek aşkı da, Aigai aşkı da babadan oğla geçmiştir.

Aigai’nin efsanevi bekçisi: Ahmet Altınay

Hani bazı insanlar vardır, eğitim almadan ressam ya da ozan olurlar. Binlerin yüreğine ve aklına dokunur yaptıkları eserler. Neredeyse ömrünün yarım asrını bu kente feda eden Ahmet Altınay da, içimize Aigai aşkını düşüren kişidir. Babası aşağı köy Karaahmetli’den, anası Köseler’den olan Ahmet Amca 1945 yılında Köseler’de doğmuş. Köseler Köyü’nün düzünde koşa koşa, Kocaçay’ın suyunda yüze yüze, Aigai’nin sivrisine çıka çıka büyümüş ve gün gelmiş bu antik hazinenin kapısına bekçi durmuş. Köyde ilkokul olmadığı için okuma yazmayı kendi kendine belleyen, göreve başladığı 1968 yılından beri kenti ziyaret eden birçok arkeologdan yöre hakkında edindiği kitapları okuyarak bilgiler edinen Ahmet amca, bugün için kenti en iyi tanıyan ve tanıtan kişilerden birisidir. Her daim kıpır kıpır ve neşe doludur Aigai’nin bu efsanevi bekçisi, tıpkı antik çağın Pan’ı gibi. Yirmi altı sene antik kenti koruyup kollayan Ahmet amca, şimdilerde yetmiş yaşını devirmiş bir keçi adamdır Keçiler Yurdu’nda. Onunla ören yerini gezerken yanınızdan birdenbire kayboluverir ve bir bakarsınız yüksekçe bir taşın üstünden, bir bakarsınız derin bir çukurun dibinden seslenir. Taşın ve doğanın dilinden iyi anlar ve onların suskun dillerine tercüman olur sizler için.

Nekropolis’den Bouleterion’a, Lahitler’den Heykeller’e

Ahmet Altınay önde, siz arkada Aigai’ye ilk adımınızı attığınızda karşınıza iri taşlarla döşeli geniş bir antik cadde çıkar. Bu cadde nekropolis alanından (antik mezarlık) geçerek sizi kentin kalbine doğru taşır. Aigai nekropolis alanı, diğer tahrip olmuş Aiolis kentlerinin aksine Aiol halklarının ölü gömme gelenekleri hakkında değerli ipuçları sunar. 2004 yılında yörede araştırmalar yapan arkeoloji aşığı rahmetli Şükrü Tül de, kazısını yürüttüğü bir aile mezarlığı ile nekropolis ile ilgili bilgilerimize katkılarda bulunmuştur. Bugün için nekropolis alanında dikkatimizi çeken en ilginç kalıntılardan biri andezit malzemeden yapılmış taş bir lahittir. Lahdin ön yüzü, zeytin yapraklarından yapılma çelenkler ve sol köşede yan yana dizilmiş papirüs ruloları ile sağ köşede parşömenden yapılma defter ya da kitap benzeri örgeler ile bezenmiştir. Çelenkler içinde yer alan yazıtlar sayesinde lahit sahibinin vaktiyle kente değerli katkılar sağlayan ve gençler tarafından ödüllerle onurlandırılmış eğitimli bir kişi olduğunu anlamak mümkün. Lahdin üzerinde bulunan keçi derisinden yapılan parşömen örgesi ise Aigai’nin bu işteki ustalığına işaret eder. Zira, her ne kadar keçi derisinden yapılan Parşömen’i (antik dönemin deriden kâğıdı) Pergamon’lular icat etti denilse de bunun en iyi üreticilerinin Aigai halkı olduğunu unutmamak gerek. İsminde ve Helenistik dönem paralarında keçi hiç eksik olmayan Aigai’liler dericilikte ustaydılar. Bunu, Hamam’ı geride bırakıp Tiberius Kapısı’ndan geçerek Bouleterion’a (Meclis Yapısı) giderken görülen atölyelerin çokluğundan anlıyoruz. Burada dikkatimizi çeken ilginç bir detay da Latrina adı verilen tuvaletin hemen deri atölyeleri ile yan yana olması.

Bouleterion’a ilerlerken üretimde kullanılan suyun depolandığı derin bir sarnıç geçilir. Kentin meclis yapısı, yakınındaki Agora ve Balık Pazarı ile birlikte Aigai’nin Helenistik dönemdeki karakterine dair bizlere önemli ipuçları verir. MÖ. II yüzyılın sonlarında yeniden inşa edilen Bouleterion, Aigai’de ele geçen en önemli heykellere ev sahipliği yapar. Bunlar, yapının inşaatına katkı sağlayan Antiphanes ve Diaphanes isimli hayırseverler ile Tanrıça Hestia’nın heykelleridir. Ateş ve ocak tanrıçası Hestia heykelinin Bouleterion’da bulunması, bu yapının Hestia kültüne ev sahipliği yapan Prytaneion (Belediye) olarak da kullanılmış olabileceğini akıllara getirir.  

Kalabalıkları çağıran yapılar: Agora ve Tiyatro

Aigai kentini ziyaret eden bir gezgini en çok etkileyen yapı, hiç şüphesiz Agora’dır. Kentin kurulu olduğu tepenin kuzeydoğu yamacında, 80 metre uzanan agoranın etrafı stoalarla çevrilidir. Her ne kadar stoa duvarlarının pek çoğu yıkılmışsa da, bunlardan doğudaki 10 metreyi aşan yüksekliği ile görenlerde hayret uyandırır. Agoranın eğimli bir yamaçta yer alması, doğu stoasının üç katlı biçimde tasarlanmasına olanak sağlamıştır. Agora’dan Kocaçay’ın vadisine doğru ilerleyen küçük bir patika yol izlenerek doğu stoasının zemin katına ulaşılır. Burada bulunan 14 kadar dükkânda ve önündeki daire planlı Macellum’da (Balık Pazarı) sanki eski zamanda bağıran tezgâhtarları, pazarlık yapan müşterileri ve etrafta koşuşturan çocukların kahkahalarını duyar insan.

Keyifle yapılan Nekropol, Bouleterion ve Agora gezilerinin ardından biraz dinlenmek için en doğru yer, Kocaçay’ın vadisine bakan tiyatro’dur. Helenistik dönemin ruhuna uygun tiyatro, at nalını andıran bir orkestra ve iki kısımlı oturma yerlerine sahiptir. Aigai tiyatrosunun sahne yapısı, alışagelinenin aksine deniz yerine antik ismi Pythikos bugünkü ismi ile Kocaçay’a sırtını döner. Bu yanı ile Aigai tiyatrosu, Arif Çayı’nın vadisine bakan Arycanda tiyatrosunu andırır. Roma dönemi ilavesi olduğuna inanılan tonozlu vomitoriumlar, Aigai tiyatrosuna anıtsallık kattığı kadar misafirlerine de görsel bir şölen sunar. Baharın ilk günlerinde yıkık sahneye doğru baktığınızda, bir flüt ezgisi gibi esen rüzgârın eşliğinde sanki bir balerin gibi kıvrım kıvrım akan Pythikos’un dansını izlersiniz.

Nasıl Gidilir?

Yunt Dağı’nın iki eşiği: Kapıkaya ve Avdal Köyleri

Yunt Dağı’na ve onun gizli hazinesi Aigai’ye iki yoldan, diğer bir tabirle iki kentten gitmek mümkün. Manisa ile İzmir’in orta yerinde kalan Yunt Dağı’nın İzmir’e bakan yamaçları ne kadar kuraksa, Manisa’ya bakan yüzü ise bir o kadar yeşildir. İzmir’den gelenler için nasıl Kapıkaya Köyü Yunt Dağları’nın giriş eşiği ise, Avdal Köyü de Manisa’dan gelenlerin Yunt Dağı’ndaki ilk uğrak yeridir. İzmir yönünden gelenler için Şakran’dan sapılarak Yunt Dağları ve Aigai’ye ulaşılır. Yörede yapılan gezilerin ardından Siyekli Köyü yolu takip edilerek Osmancalı Bucağı ve Avdal Köyü’nün yeşil denizi ile buluşulur. Yunt Dağları’nın en yeşil köyü, Avdal’da vereceğiniz bir mola ile günün tatlı yorgunluğunu üzerinizden atabilirsiniz.

Ne yenilir?

Yunt Dağlarına özgü bir lezzet: Kavurmalı Bohça

En çok Kapıkaya Köyü’nde yapılan ve sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi bu lezzet, Yunt Dağları’nda mutlaka tadılmalı. Mayalı hamura kavurma etler katılarak yapılan Kavurmalı Bohça’ya lezzet veren iki şey vardır: Biri hamuru pişiren meşe odunu, diğeri de kavurmalar ile birlikte hamura katılan iç yağ. Odun ateşinde kabaran Kavurmalı Bohça’nın içinde eriyen iç yağlar, hamurun ve kavurmanın tadına tat katar. Her ne kadar Kavurmalı Bohça’nın yanına en iyi katık tereyağlı köy yumurtası olsa da, bu lezzet şöleni yöre kekiklerinden demlenen bir kekik çayı içilmeden eksik kalır.

Ne alınır?

Kandilde ışık, sofrada katık: Çitlembik Ağacı

Yunt Dağları’nda karşınıza en çok çıkan ağaç hiç şüphesiz Çitlembik (Pistacia terebinthus) ya da diğer bir deyişle Melengiç Ağacı’dır. Uzun ömürlü ve her dem yeşil bu ağaç, Yunt Dağı köylüsünün hayatında ayrı bir yer tutar. Çok değil, 1970’li yıllara kadar köylünün yağını çıkarıp sofrasına katık, kandiline yakıt ettiği bu ağaçlar, şimdilerde aşılanarak lezzetli Antep fıstıklarına (Pistacia vera) dönüştürülmüşler. Yöreye yaz sonu geldiğinizde, köylü Antep Fıstığı ve Çitlembik ağaçlarından parmak parmak sarkan meyveleri hasat etmeye başlar. Ve çok geçmeden fıstıklar, kavrulması için fırınlara, çitlembikler de yağlarının alınması için değirmenlere taşınır. Ne var ki, son yıllarda Yunt Dağı’nın her köyünde en az bir tane olan çitlembik değirmenlerinin kapılarına birer birer kilit vurulmuş. Günümüz köylüsü elektrik ve ayçiçeği yağı ile tanıştıktan sonra çitlembik yağını kandilinde ve de yemeğinde kullanmaz hale gelmiş. Neyse ki son yıllarda çitlembik yağının mucizevî faydalarının idrakine yeniden varan köylüler, evlerinde az da olsa çitlembik yağı çıkararak bu yağdan bıttım sabunları yapıyorlar. Yunt Dağları’na yapacağınız bir yolculukta, siz de mutlaka bıttım sabunu, çifte kavrulmuş Antep fıstığı, mevsim bahar ise kokulu yayla çileği, çitlembik kahvesi ve yörede dokunan ünlü Yunt Dağı kilimlerinden almayı unutmayın.

 

Fatih Mustafa Aygüneş / Sanat Tarihçisi – Ülkesel Rehber

KAYNAK: İzmir Dergisi